top of page

Şifa Ne Zaman Başlar

meleknarinc
26 Ağu
4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 1 Eyl

Anlattığın ana fikri korudum; ancak özellikle fiziksel hastalıklar ve şifa kısmını, tıbbi tedaviyi küçümseyen ya da “hastalığı insan kendi yaratır” gibi anlaşılabilecek bir yere gitmeden daha dengeli kurdum. Allah’a kızgınlık bölümünü de senin inanç hassasiyetini koruyarak, insanın bazen kendine bile itiraf edemediği bir duygu olarak ele aldım. Son bölümdeki “seçim” mesajını ise güçlü bıraktım ama insanın başına gelen her şeyi kendi seçtiği anlamına gelmeyecek şekilde netleştirdim.

Yazı

Şifa Ne Zaman Başlar?

İyileşme ne zaman başlar?

Bir insanın hayatında bir şeylerin değişmesi için ne olması gerekir?

Belki de şifanın ilk adımı, sandığımızdan çok daha sade ama bir o kadar da zordur:

“Evet, burada bir sorun var.” diyebilmek.

Çünkü insan, varlığını kabul etmediği bir şeyi değiştiremez. Görmediği bir yarayı saramaz. Sürekli üzerini örttüğü, yok saydığı ya da başkalarına yüklediği bir meseleyle gerçekten yüzleşemez.

Bu nedenle şifa önce fark etmekle, sonra kabul etmekle başlar.

Ama asıl yolculuk bundan sonra başlar.

Kendinle yüzleşmeye cesaretin var mı?

İyileşmenin belki de en zor aşamalarından biri insanın kendisiyle yüzleşmesidir.

Burada yüzleşmekten kastım kendini suçlamak, yargılamak ya da geçmişte yaptıkların için kendini cezalandırmak değil.

Tam tersine, kendine dürüstçe bakabilmektir.

Ben burada ne yaptım?

Nasıl davrandım?

Neye inanarak hareket ettim?

Bunun sonucunda ne yaşadım?

Ne kazandım, ne kaybettim?

Ve bütün bunların bana öğretmeye çalıştığı şey neydi?

Sonra belki daha zor bir soru gelir:

Ben bunu daha önce de yaşadım mı?

Eğer cevabın evetse, şu soruyu sormak gerekir:

İlkinde göremediğim ne vardı ki hayatımda benzer bir durumla yeniden karşılaştım?

Bazen kişiler değişir, mekânlar değişir, olayların biçimi değişir ama bizim yaşadığımız duygu değişmez.

Aynı kırgınlık…

Aynı değersizlik hissi…

Aynı terk edilme korkusu…

Aynı öfke…

Aynı hayal kırıklığı…

İşte insan kendi hayatındaki bu tekrarları görmeye başladığında büyük resmi de görmeye başlar.

Peki, kime kızgınsın?

Çalışmalarım sırasında üzerinde özellikle durduğum duygulardan biri kızgınlıktır.

Çünkü kızgınlık çoğu zaman üzeri örtülen bir duygudur.

“Kızgın mısın?” diye sorduğunuzda insanın ilk cevabı çoğu zaman:

“Hayır, aslında kızgın değilim.”

olabilir.

Fakat biraz derine inildiğinde kırgınlıkların, öfkenin ve söylenmemiş cümlelerin altında çok farklı duygularla karşılaşabiliriz.

Bazen insan kendisine kızgındır.

Bazen annesine, babasına, eşine, çocuğuna…

Bazen hayata…

Bazen de bunu kabul etmek çok zor olsa bile Allah'a karşı bir kırgınlık ya da kızgınlık hissedebilir.

Üstelik benim gözlemimde bu duygu, inancı güçlü ve dindar insanlarda da karşımıza çıkabiliyor.

Çünkü insan bazen:

“Ben bu kadar dua ettim, neden olmadı?”

“Allah neden buna izin verdi?”

“Ben elimden geleni yaptım, neden bunu yaşadım?”

diye içinden geçirebilir.

Sonra da böyle hissettiği için kendini suçlayabilir ve duygusunu daha da derine gömebilir.

Oysa bir duygunun varlığını fark etmek, o duyguyu doğru bulmak ya da inancından vazgeçmek değildir.

Bazen sadece insan olduğumuzu kabul etmektir.

Kızgınlık ve kırgınlık görülüp anlamlandırılmaya başladığında insanın kendisiyle yüzleşmesi de kolaylaşabilir. Çünkü yoğun öfke bazen önümüzde öyle büyük bir perde oluşturur ki perdenin arkasındaki asıl yarayı göremeyiz.

Şikâyet ettiğin yerde neyi göremiyorsun?

Bir başka önemli konu da şikâyettir.

Sürekli şikâyet hâlinde olduğumuzda zihnimiz de giderek eksik olana, olmayana, kötü gidene ve bizi rahatsız edene odaklanmaya başlar.

Oysa şükür, insanın bakışını değiştirir.

Şükretmek yaşadığımız acıyı inkâr etmek değildir.

Bir problemimiz varken “Her şey mükemmel.” demek hiç değildir.

Şükür, bütün zorlukların içinde hâlâ var olanı görebilmektir.

Belki de bu yüzden şikâyet insanı daraltırken şükür insanın dünyasını genişletir.

Hayatımızda neye sürekli baktığımız, neyi büyüttüğümüz ve hangi düşüncenin içinde yaşamayı seçtiğimiz zamanla dünyayı algılama biçimimizi de değiştirir.

Bu nedenle bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekir:

Ben bugün hayatımda neyi büyütüyorum?

Bazen insan kendisine dışarıdan bakamaz

“Tamam, kendimle yüzleşeceğim.”

Söylemesi kolay.

Peki nasıl?

İşte burada önemli bir gerçek var:

İnsan her zaman kendisine ayna olamaz.

Çünkü olayın içindedir.

Kendi korkularının, inançlarının, geçmiş deneyimlerinin ve alışkanlıklarının içinden bakar.

Bu yüzden bazen bir başkasının aynasına ihtiyaç duyarız.

Ben bireysel çalışmalarımda tam olarak bu noktada kişinin yanında olmayı önemsiyorum.

Bir insana “Senin sorunun şu.” demekten ziyade, kendi söylediklerini duyabileceği ve kendisini daha açık görebileceği bir alan oluşturmak…

Çünkü çoğu zaman cevap insanın kendi cümlelerinin içindedir.

Kişi konuşurken kendi tekrarlarını fark eder.

Nerede takıldığını görür.

Neye kızdığını keşfeder.

Hangi düşüncenin onu yıllardır aynı yerde tuttuğunu fark eder.

Ve çoğu zaman çözümün ilk ipuçlarını da yine kendisi bulur.

Çünkü cevap her zaman dışarıda değildir. Bazen sadece içeride olanı görebilmek için bir aynaya ihtiyaç vardır.

Her şeyi tek başına çözmek zorunda değilsin

İnsan tek başına yaşamak üzere yaratılmış bir varlık değildir.

Hayatın kendisine baktığımızda da bunu görürüz. Yaratılmışlar arasında bir bağ, bir düzen ve birbirine ihtiyaç vardır.

İnsan da bunun dışında değildir.

Birbirimize ihtiyaç duyarız.

Bir doktorun bilgisine, bir öğretmenin rehberliğine, bir dostun omzuna, bir annenin şefkatine, bir insanın tecrübesine…

Bazen de içinden çıkamadığımız bir meselede bize ayna tutacak birine.

Bu, güçsüzlük değildir.

Her şeyi tek başına çözmek zorunda olduğumuza inanmak, bazen iyileşmenin önündeki en büyük engellerden biri hâline gelebilir.

Çünkü yardım istemek başka, bir başkasına yük olmak başkadır.

İnsan insana ihtiyaç duyar.

Ve bazen Allah'ın yardımının bize hangi insan, hangi bilgi, hangi karşılaşma veya hangi vesile üzerinden geleceğini bilemeyiz.

Doktora gitmek yetmez; reçeteyi de uygulamak gerekir

Bunu basit bir örnekle düşünelim.

Bir rahatsızlığımız olduğunda doktora gideriz.

Doktor bizi muayene eder, gerekiyorsa tetkik ister ve bir tedavi planı oluşturur.

Peki reçeteyi alıp eve bırakırsak?

Doktorun önerdiği tedaviyi uygulamazsak yalnızca doktora gitmiş olmak bizi iyileştirir mi?

Elbette hayır.

İç dünyamızdaki değişim de bazen buna benzer.

Sorunu fark etmek önemlidir.

Destek almak önemlidir.

Fakat öğrendiğini hayatına taşımadığın, davranışlarını gözden geçirmediğin ve değiştirebileceğin alanlarda sorumluluk almadığın sürece yalnızca “fark etmiş olmak” yetmez.

Elbette fiziksel ve biyolojik hastalıkların tıbbi nedenleri ve gerekli tıbbi tedavileri vardır; içsel çalışmalar bunların yerine geçmez. Ancak hastalık, kayıp, ilişki problemi ya da maddi bir zorluk yaşarken insanın kendi duygularıyla ve yaşadıklarının kendisinde bıraktığı izlerle ilgilenmesi de iyilik hâlinin önemli bir parçası olabilir.

Şifa belki de şu cümleyle başlıyor

“Evet, benim burada bakmam gereken bir şey var.”

Ardından ikinci soru geliyor:

“Bununla gerçekten yüzleşmeye hazır mıyım?”

Çünkü değişmek istemekle, değişimin gerektirdiği yüzleşmeyi kabul etmek aynı şey değildir.

Bazen insan sorunun çözülmesini ister ama yıllardır taşıdığı düşüncelerden vazgeçmek istemez.

Bazen iyileşmek ister ama kızgınlığını bırakmak istemez.

Bazen hayatının değişmesini ister ama kendi payına bakmaya hazır değildir.

İşte tam burada seçim başlar.

Başımıza gelen her şeyi seçemeyiz.

Hastalığı, kaybı, başka insanların davranışlarını, beklenmedik acıları ve hayatın bütün şartlarını kontrol edemeyiz.

Ama yaşadığımız şey karşısında bundan sonra ne yapacağımız konusunda bir seçim alanımız vardır.

Şikâyetin içinde kalmak mı?

Yoksa “Buradan ne öğrenebilirim, neyi değiştirebilirim, nerede desteğe ihtiyacım var?” diye sormak mı?

Belki de şifa, bütün cevapları bulduğumuz gün başlamıyor.

Belki şifa, ilk kez kendimize dürüstçe bakıp:

“Ben artık bunu görmekten kaçmayacağım.”

dediğimiz anda başlıyor.

Ve bazen insanın hayatındaki en büyük değişim, tam da o cümlenin ardından geliyor.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page