top of page

Ailemden uzaklaşınca neden rahatlıyorum ve sonra neden suçluluk duyuyorum?

meleknarinc
17 Eyl
5 dakikada okunur

Ailemden uzaklaşınca neden rahatlıyorum ve sonra neden suçluluk duyuyorum?


Aileni seviyorsun…

Ama bazen onlardan uzaklaşınca rahatlıyorsun.

Sonra da bu rahatlama sana suçluluk veriyor.

“Ben kötü bir evlat mıyım?” “İnsan ailesinden uzaklaşınca nasıl rahatlar?”

Belki mesele sevgisizlik değil.

Ailenin yanındayken yıllardır taşıdığın bir role geri dönüyor olabilirsin.

Hep anlayan…Alttan alan…Sorun çıkarmayan…Herkesi toparlayan…Kendi ihtiyacını en sona bırakan kişi.

Uzaklaştığında yalnızca ailenden uzaklaşmıyorsun.

O rolü taşımaya da bir süre ara veriyorsun.

Ve bedenin rahatlıyor.

Sonra yıllardır öğrendiğin başka bir düşünce geliyor:

“Aileden uzaklaşılmaz.” “Onları üzmemeliyim.” “Ben idare etmeliyim.”

İşte rahatlamanın arkasından suçluluk böyle gelebiliyor.

Belki sorulması gereken, “Neden ailemden uzaklaşınca rahatlıyorum?” değil…

“Onların yanındayken ben hangi hâlime dönüyorum?”


Ailen Seni Hâlâ Kaç Yaşında Görüyor?


Her gün değişiyor ve dönüşüyoruz.

Yaşadıklarımız, öğrendiklerimiz, kayıplarımız, başarılarımız, hatalarımız ve aldığımız kararlar bizi dünkü hâlimizden biraz daha farklı bir insana dönüştürüyor.

Hiçbirimiz yıllar önceki insan değiliz.

Ama yakın ilişkilerimizde çok ilginç bir şey olabiliyor:

Biz değişiyoruz ama birbirimize baktığımız pencere değişmeyebiliyor.

Bir anne 37 yaşındaki çocuğuna hâlâ 20 yaşında yaptığı hataların içinden bakabiliyor.

Bir baba, kendi hayatını kurmuş yetişkin evladını hâlâ karar veremeyen küçük bir çocuk olarak görebiliyor.

Bunun tersi de mümkün.

Biz de annemizi ve babamızı çocukluğumuzda tanıdığımız hâlleriyle zihnimizde tutabiliyoruz.

Oysa onlar da yaşadı.

Onlar da öğrendi.

Onlar da hata yaptı.

Belki pişman oldular, değiştiler, dönüştüler.

Fakat zihnimizdeki kayıt değişmediyse bugün karşımızda duran insanı değil, yıllar önce tanıdığımız hâlini görmeye devam edebiliriz.


Ailen seni hangi pencereden görüyor?

Her aile aynı değildir.

Bazı ailelerde bağ o kadar iç içedir ki çocuk büyüse bile anne ya da baba onun yetişkinliğini kabul etmekte zorlanabilir.

Çocuk 30'una, 40'ına gelir.

Kendi evini kurar.

Çocuk sahibi olur.

İşini, parasını, hayatını yönetir.

Ama ailesinin gözünde hâlâ korunması, yönlendirilmesi ve kararlarının verilmesi gereken küçük çocuktur.

“Sen bilmezsin.”

“Ben senin yerine hallederim.”

“Sen yapamazsın.”

Burada bazen anne babanın ihtiyaç duyduğu şey de çocuğun kendisine ihtiyaç duymaya devam etmesidir.

Çocuk büyüdükçe doğal olarak ayrışır.

Kendi kararlarını verir.

Kendi hayatını kurar.

Fakat aile bu ayrışmaya uyum sağlayamadığında sevgiyle kontrol, ilgiyle müdahale birbirine karışabilir.


Ya hiçbir zaman yeterli olamadıysan?

Başka bir aile yapısında ise sorun çocuğun küçük görülmesinden çok, ona yüklenen beklentidir.

Ailenin zihninde çocuğun olması gereken bir hâli vardır.

Nasıl okuyacağı…

Nasıl yaşayacağı…

Kiminle evleneceği…

Ne kadar başarılı olacağı…

Nasıl bir yetişkin olacağı…

Ve çocuk bu hayale ulaşamadığında aile ona bugünkü gerçekliğiyle değil, karşılanmamış beklentilerinin içinden bakmaya başlayabilir.

“Bu yaşa geldin, hâlâ…”

“Biz senden bunu beklemezdik.”

“Daha iyisini yapabilirdin.”

Çocuk artık yetişkindir ama ailenin zihninde hâlâ beklentiyi karşılayamamış çocuktur.

Ve yıllar geçmesine rağmen aile içindeki konuşmalar dönüp dolaşıp aynı yere gelir:

Yetersizlik.


“Ben hayatımı sana verdim…”

Bir başka aile ilişkisinde ise mağdur ya da kurban rolünden kurulan ebeveynlik görülebilir.

Anne ya da baba yıllarca yaptıklarını çocuğun önüne koyar:

“Ben senin için nelerden vazgeçtim.”

“Bütün ömrümü size verdim.”

“Sizi bugünlere ben getirdim.”

Bunların arkasında zaman zaman görünmeyen bir beklenti oluşur:

“Ben hayatımı sana verdim. Artık sen de hayatını bana vermelisin.”

Çocuk büyür ama kendi hayatını kurarken suçluluk yaşamaya başlar.

Eşine zaman ayırdığında…

Başka bir şehirde yaşamayı seçtiğinde…

Kendi çocuklarına yöneldiğinde…

Anne babasının istediği bir şeyi yapmadığında…

Sanki kendi hayatını seçmek, anne babasını terk etmekmiş gibi hissedebilir.

İşte burada sevgi, vefa, sorumluluk ve sınırlar birbirine karışabilir.

Anne anne olarak, baba baba olarak, yetişkin çocuk da yetişkin bir birey olarak kendi yerinde duramadığında roller birbirinin içine geçer.

Sınır koymayan bir aile, sınır koymakta zorlanan bir çocuk yetiştirebilir.


Peki sen ailenin yanına kaç yaşında gidiyorsun?

Ama bütün mesele anne babanın bize nasıl baktığı değil.

Bir de bizim tarafımız var.

Belki 40 yaşındasın.

Kendi evin, eşin, çocukların, işin ve yıllardır yönettiğin bir hayatın var.

Ama annenin evine girdiğinde bir cümle duyuyorsun ve bir anda kendini açıklamaya başlıyorsun.

Babanın bir bakışı geliyor ve yıllardır tanıdığın o yetersizlik duygusu yeniden ortaya çıkıyor.

Bir konu açılıyor ve içinden aynı öfke yükseliyor.

O anda şu soru çok kıymetli olabilir:

Ailemin yanında ben kaç yaşındayım?

Bugünkü yetişkin hâlimle mi oradayım?

Yoksa geçmişte kırılmış, görülmemiş, suçlanmış, yetersiz hissetmiş veya kendini anlatamamış hâlim de benimle mi geliyor?


Bazen bugünü konuşurken geçmiş cevap verir

Geçmişte anne babamıza dair taşıdığımız kızgınlıklar, suçluluklar, korkular ve kapanmamış hesaplar hâlâ canlıysa bugünkü ilişkiye de bunların içinden girebiliriz.

“Yine aynı şeyi söyleyecek.”

“Yine beni eleştirecek.”

“Yine geçmişi yüzüme vuracak.”

Karşımızdaki insan daha konuşmadan zihnimizde konuşmaya başlamıştır bile.

Anne babanın da kendi yaraları olabilir.

“İyi bir anne olabildim mi?”

“Çocuğuma haksızlık ettim mi?”

“Nerede yanlış yaptım?”

“Keşke bunu yapmasaydım.”

Böylece bazen iki yetişkin bugünkü bir meseleyi konuşuyor gibi görünürken aslında geçmişten taşıdıkları duygular birbirleriyle konuşur.

Ve aynı döngü yeniden yaşanır.


“O zaten böyle…”

İlişkilerde bizi en fazla yanıltan cümlelerden biri belki de budur:

“O zaten böyle.”

Çünkü bu cümleyi söylediğimiz anda karşımızdaki insanın bugünkü hâline bakmayı bırakabiliriz.

Onu geçmişte verdiğimiz bir kararın içine yerleştiririz.

“Annem zaten beni anlamaz.”

“Babam zaten değişmez.”

“Çocuğum zaten sorumsuz.”

“Kardeşim zaten bencil.”

Sonra karşımızdaki insanın bu düşüncemizi doğrulayan davranışlarını görür, diğerlerini gözden kaçırabiliriz.

Bazen bunun tam tersini de yaparız.

Birini gözümüzde olduğundan çok daha büyük bir yere koyarız.

Ona kendi umutlarımızı, beklentilerimizi ve hayallerimizi yükleriz.

Ve bir süre sonra karşımızdaki gerçek insanla, zihnimizde yarattığımız insan arasındaki fark ortaya çıktığında hayal kırıklığı yaşarız.

Her iki durumda da aynı sorun vardır:

Karşımızdaki insanı kendi gerçekliğiyle görmek yerine zihnimizde yarattığımız kişiyle ilişki kuruyoruz.


Döngü nasıl değişir?

Burada anahtar başkasını değiştirmeye çalışmak değildir.

Önce kendimize dönmektir.

Ben bu ilişkiye ne getiriyorum?

Hangi yarayla giriyorum?

Neyi hâlâ bekliyorum?

Neyi affedemedim?

Neyi kendime affedemedim?

Karşımdaki insanı gerçekten bugünkü hâliyle mi görüyorum, yoksa yıllar önce zihnimde bıraktığım kişiyle mi konuşuyorum?

Kendimizle dürüstçe yüzleşmeye başladığımızda yalnızca kendimizi değil, karşımızdaki insanı da daha gerçek bir yerden görmeye başlayabiliriz.

Onu anlamak, yaptığı her şeyi doğru bulmak değildir.

Onun penceresinden bakabilmek, kendi gerçeğimizden vazgeçmek de değildir.

Tam tersine…

Kendi gerçeğimizi ve onun gerçeğini birbirine karıştırmadan görebilmektir.

Gerekirse sınır koymaktır.

Gerekirse yaklaşmaktır.

Gerekirse mesafeyi artırmaktır.

Gerekirse yıllardır taşıdığımız bir rolü bırakmaktır.

Ve bütün bunları mümkün olduğunca sevgi ve nezaketle yapabilmektir.


Kendini dönüştürürsen ilişkilerin de dönüşür

Bu cümlenin çok önemli bir anlamı var:

Kendini dönüştürürsen karşındaki insan mutlaka değişecek demek değildir.

Karşındaki aynı insan olarak kalabilir.

Ama sen artık aynı değilsen;

ona bakışın değiştiyse,

beklentilerin değiştiyse,

verdiklerin değiştiyse,

tepkilerin değiştiyse,

sınırların değiştiyse,

neyi kabul edip etmeyeceğin değiştiyse…

Onunla kurduğun ilişkinin eski hâliyle kalması da mümkün değildir.

İlişki dönüşür.

Bu dönüşüm bazen birbirine yeniden yaklaşmaktır.

Bazen daha gerçek ve sıcak bir ilişki kurmaktır.

Bazen sınırları yeniden belirlemektir.

Bazen mesafedir.

Bazen de ayrılıktır.

Çünkü dönüşmek her zaman yakınlaşmak anlamına gelmez.

Bazen bir ilişkinin dönüşümü, artık o ilişkinin içinde eski hâlinle bulunmamayı seçmektir.

Anahtar senin elinde.

Başkalarını değiştirebildiğin için değil.

Kendi payının sorumluluğunu alabildiğin için.

Belki bugün sorulacak ilk soru da budur:

Ailemle yaşadığım sorunlar dönüp dolaşıp hangi konuya geliyor?

Yetersizlik mi?

Kontrol mü?

Suçluluk mu?

Borçluluk mu?

Onaylanma ihtiyacı mı?

Geçmişte kapanmamış bir hesap mı?

Belki sürekli aynı yere dönüyorsanız, ilişkinizin düğümü de tam oradadır.

Önce düğümü görmek gerekir.

Sonra onunla yüzleşmek.

Çünkü hiçbirimiz dünkü insan değiliz.

Belki ilişkilerimizin de artık bugünkü hâlimizle yeniden kurulmaya ihtiyacı vardır.




 
 
 

Yorumlar


bottom of page