top of page

''Kral Çıplak Diyebilmek: Gerçeği Nezaketle Söylemenin Cesareti''

meleknarinc
17 Eyl
4 dakikada okunur

Hayatta “Kral çıplak” diyebilmek kolay değildir.

Cesaret ister. Yürek ister. Ama yalnızca cesaret de yetmez.

Feraset ister. Basiret ister.

Çünkü bazen herkesin gördüğü hâlde görmezden geldiği, görmek istemediği ya da henüz göremediği bir şeyi fark edersin.

Görmek başka, söylemek başkadır.

Ve bazen asıl mesele gerçeği görmek değil; onu ne zaman, nasıl ve hangi niyetle söyleyeceğini b ilmektir.


Herkesin sustuğu yerde konuşmak

Bazen bir odada herkes aynı şeyi görür ama kimse dile getirmez.

Kimi korkar. Kimi düzen bozulmasın ister. Kimi karşısındakini kaybetmekten çekinir. Kimi de gördüğü şeyle yüzleşmeye hazır değildir.

İşte böyle zamanlarda gerçeği dile getirmek cesaret ister.

Hz. İbrahim’i düşünün.

İnsanların kutsal kabul ettiği putların karşısında, “Bunlar size ne fayda ne de zarar verebilir” diyebilmek yalnızca bir düşünceyi ifade etmek değildi. Bunun bir bedeli vardı.

Ateşe atıldı.

Fakat inandığı hakikatten vazgeçmedi.

Galileo’yu düşünün.

Çağının kabul ettiği düşüncelerin karşısında gözlemlediği gerçeği savundu. Bunun da bir bedeli oldu.

Bu örneklerin büyüklüğüyle kendimizi kıyaslamak için değil, önemli bir şeyi hatırlamak için bakabiliriz:

Bir gerçeği görüyor olmak, insanların o gerçeği duymaya hazır olduğu anlamına gelmez.

Ve insanların hazır olmaması da gördüğümüz şeyin mutlaka yanlış olduğu anlamına gelmez.


Peki her doğru her yerde söylenmeli mi?

“Her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir” diye güzel bir söz vardır.

Bence burada çok önemli bir ayrım var.

Gerçeği söylemek başka, gerçeği karşımızdakinin üzerine fırlatmak başkadır.

Doğruyu doğru zamanda, doğru üslupla ve doğru niyetle söylemek gerekir.

Gerçeği nezaketle söylemek erdemdir.

Çünkü hakikat, kabalık gerektirmez.

Bir insanı incitmek, küçültmek, utandırmak ya da yenmek için söylenen söz doğru olsa bile artık yalnızca hakikate hizmet etmiyor olabilir.

Bu yüzden konuşmadan önce insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru vardır:

“Ben bunu neden söylüyorum?”

Hakikate hizmet etmek için mi?

Karşımdakine fayda sağlamak için mi?

Yoksa haklı çıkmak, üstün gelmek, öfkemi boşaltmak veya karşımdakini değiştirmek için mi?

Bazen aynı doğru, iki farklı niyetle söylendiğinde bambaşka sonuçlar doğurabilir.


Bazen susmak, bazen konuşmak

Her sessizlik korkaklık değildir.

Bazen susmak hikmettir.

Karşımızdaki insanın henüz duymaya hazır olmadığını fark ederiz. Zamanın doğru olmadığını hissederiz. Biraz geri çekilmenin daha doğru olduğunu anlarız.

Bu korkaklık değildir.

Feraset bazen yalnızca görünenin arkasındaki gerçeği görmek değil, o gerçekle ne yapılacağını da bilmektir.

Ama bunun tam tersi de vardır.

Bazen insan çatışmadan korktuğu için susar.

Sevilmemekten korktuğu için susar.

Dışlanmamak için susar.

Herkes başka türlü düşünüyor diye kendi gördüğünü inkâr eder.

İşte o zaman susmak artık hikmet değil, korkunun seçimi olabilir.

Ve bazen bedeli olsa bile konuşmak gerekir.

Belki de “Kral çıplak” diyebilmenin en zor tarafı tam olarak budur:

Ne zaman susacağını, ne zaman konuşacağını ayırt edebilmek.


Gerçeği söyledin ama hiçbir şey değişmedi

Peki doğru zamanda, doğru niyetle, nezaketle söyledin…

Ama olmadı.

Karşındaki duymadı.

Anlamadı.

Belki seni yanlış anladı. Belki kızdı. Belki senden uzaklaştı.

İşte burada başka bir hakikat başlıyor:

Bir insana bir şeyi anlatabilmekle, onun bunu kabul etmesini sağlayabilmek aynı şey değildir.

İnsan ilişkilerinde bazen çok çabalarız.

Eşimize anlatmaya çalışırız.

Çocuğumuza anlatırız.

Anne babamıza anlatırız.

Bir arkadaşımızın göremediği bir şeyi görmesini isteriz.

Bazen aynı şeyi defalarca, farklı şekillerde söyleriz.

Ve bütün iyi niyetimize rağmen hiçbir şey değişmez.

Çünkü karşımızdaki insanın da kendi iradesi vardır.


İnsanların seçimlerini yönetemeyiz

Allah insanı irade sahibi olarak yarattı.

Bu nedenle birine yolu gösterebiliriz ama onun yerine yürüyemeyiz.

Kapıyı gösterebiliriz ama o kapıdan geçmeye zorlayamayız.

Bir gerçeği anlatabiliriz ama onu kabul ettiremeyiz.

Bazen bizim görevimiz yalnızca söylemektir.

Belki o insan bugün söylediğimizi anlamayacaktır.

Belki yıllar sonra anlayacaktır.

Belki hiç anlamayacaktır.

Bu artık onun seçimidir.

İnsanların seçimlerine müdahale edemeyiz.

İşte burada insanın kendi sınırını bilmesi gerekir.

Ben elimden geleni yaptım mı? Doğru bildiğimi sevgiyle söyledim mi? Niyetimi kontrol ettim mi? Karşımdakinin iradesine saygı gösterdim mi?

Bunların cevabı evetse, bundan sonrası bize ait değildir.


Güneş balçıkla sıvanmaz

Hakikat bazen reddedilebilir.

Üzeri örtülebilir.

Görmezden gelinebilir.

Onu söyleyen kişi suçlanabilir, yalnız bırakılabilir, yanlış anlaşılabilir.

Ama gerçek, insanlar onu kabul etmedi diye değişmez.

Atalarımız boşuna söylememiş:

Güneş balçıkla sıvanmaz.

Bazen bir söz yalnızca bir tohumdur.

Bugün toprağa düşer.

Ama bugün filizlenmez.

Biz o tohumun ne zaman yeşereceğini bilemeyiz.

Belki söylediğimiz bir cümle yıllar sonra bir insanın zihninde yeniden karşısına çıkar.

Belki yaşadığı bir olaydan sonra, “Bana bunu yıllar önce söylemişti” der.

İşte bu nedenle her sözün sonucunu hemen görmek zorunda değiliz.


Hakikati söylerken kibirden de korunmak gerekir

Burada çok ince başka bir çizgi daha var.

Bir konuda doğruyu gördüğümüzü düşünmek, her konuda doğruyu gördüğümüz anlamına gelmez.

“Ben görüyorum, onlar göremiyor” düşüncesi insanı fark etmeden kibre götürebilir.

Bu yüzden hakikati savunurken insanın kendisini sorgulamaya devam etmesi gerekir.

Yanılıyor olabilir miyim? Eksik gördüğüm bir taraf olabilir mi? Benim bilmediğim bir şey var mı? Bu söz gerçekten iyiliğe mi hizmet ediyor?

Bu sorular cesareti azaltmaz.

Aksine cesareti olgunlaştırır.

Ne kibre kapılmak gerekir ne de karşıdaki insan kabul etmedi diye hemen kendimizden şüphe etmek.

Bazen yapabileceğimiz tek şey, bildiğimiz ve gördüğümüz kadarıyla doğru olanı sevgiyle ifade etmektir.


Sonrası Allah’a ait

İnsan her şeyi kontrol edemez.

Karşısındakinin ne anlayacağını kontrol edemez.

Ne zaman anlayacağını kontrol edemez.

Değişip değişmeyeceğini kontrol edemez.

Bazen insanın yapabileceği en doğru şey elinden geleni yaptıktan sonra sonucu bırakmaktır.

Allah’ın bize gösterdiğinden şüphe etmeden ama kendi yanılabileceğimizi de unutmadan…

Doğru bildiğimizi nezaketle söylemek.

Sevgi dilini kaybetmemek.

Karşımızdakinin iradesine saygı göstermek.

Ve sonra sonucu Allah’a bırakmak.

Belki de “Kral çıplak” diyebilmenin gerçek anlamı budur.

Her gördüğümüzü söylemek değil.

Her susulan yerde bağırmak da değil.

Hakikati görebilecek ferasete, söyleyebilecek cesarete, incitmeden anlatabilecek nezakete ve sonucunu Allah’a bırakabilecek tevekküle sahip olmak.

Çünkü bazen bizim görevimiz değiştirmek değildir.

Bazen görevimiz yalnızca doğru bildiğimizi, doğru zamanda, doğru niyetle ve sevgiyle söylemektir.

Duyup duymamak karşıdakinin…

Anlayıp anlamamak karşıdakinin…

Kabul edip etmemek karşıdakinin seçimidir.

Bizim seçimimiz ise nasıl bir insan olarak kalacağımızdır.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page