Gelirin Artarken Borçların da Artıyorsa…
İnsan daha fazla kazandığında borçlarının azalmasını bekleriz. Mantıken böyledir. Gelir artar, imkânlar genişler, borçlar kapanır ve insan biraz daha rahatlar. Ama hayat her zaman böyle ilerlemiyor.
Bazen kişinin kazancı yükseldikçe harcamaları da yükseliyor. Borçları kapanacağı yerde büyüyor. Hatta yıllar içerisinde kazancı birkaç kat artmasına rağmen ekonomik olarak hissettiği sıkışmışlık hiç değişmiyor. Peki neden?
İlk akla gelen cevap genellikle “Parasını yönetemiyor.” olur. Bazen gerçekten böyledir. Fakat her zaman değil. Çünkü para yalnızca matematik değildir. Para ile kurduğumuz ilişkinin içinde çocukluğumuz, ailemizden öğrendiklerimiz, güven duygumuz, kendimize verdiğimiz değer, sınırlarımız, suçluluklarımız ve hatta sevgi anlayışımız bile bulunabilir.
Gelirimiz değişirken para anlayışımız değişmeyebilir
Çocukluğumuzdan beri “Para kolay kazanılmıyor”, “Bizim gibilerin parası olmaz”, “Paran varsa ailene yardım edeceksin”, “İnsan önce yakınlarını düşünür”, “Çok istemek ayıptır” ya da “Eldeki para nasılsa gider” gibi cümleler duymuş olabiliriz.
Bunları yetişkinlikte bilinçli olarak hatırlamasak bile para davranışlarımızın içinde yaşamaya devam edebilirler. Gelirimiz değişmiştir; fakat paraya dair iç dünyamız hâlâ eski koşullarda yaşıyor olabilir.
Kazanmayı öğrenmiş olabiliriz. Peki sahip olmayı?
Bazı insanlar gerçekten çok iyi para kazanırlar. Çalışırlar, üretirler, fırsat yaratırlar. Fakat kazandıklarının kendilerinde kalmasına alışık değildirler. Para gelir ve hemen bir yere gider: birinin ihtiyacı, bir yakının borcu, çocukların masrafı, ev için yeni bir ihtiyaç ya da yükselen yaşam standardı… Bir kredi kapanırken yenisi açılır.
Belki de burada sorulması gereken soru yalnızca “Ne kadar kazanıyorum?” değildir. Bir soru daha vardır: “Kazandığımın ne kadarına sahip olabiliyorum?”
Bazen mesele para değil, sınırdır
İyi bir evlat olmak, iyi bir anne ya da baba olmak, ailesinin sorunlarını çözmek, kimseyi zor durumda bırakmamak ve isteyeni geri çevirmemek… Yardımsever olmak elbette kıymetlidir. Vermek ve paylaşmak hayatın güzel taraflarıdır. Fakat vermek ile kendini tüketmek aynı şey değildir.
Bir insan başkasının ihtiyacına “evet” derken kendi ekonomik güvenliğine sürekli “hayır” diyorsa burada para kadar sınırlar da konuşulmalıdır. Çünkü bazen kazanç arttıkça cebimizde kalan para değil, üstlendiğimiz insanların ve sorumlulukların sayısı artar.
“Benim varken nasıl vermem?”
Ailemiz maddi zorluklar yaşamışsa, anne babamız hayatları boyunca çok çalışmış ama rahat edememişse ya da yakınlarımız bizden daha zor şartlarda yaşıyorsa, daha fazla kazanmaya başladığımızda farkında olmadan “Onlarda yokken benim sahip olmam doğru mu?” diye hissedebiliriz.
Böyle zamanlarda vermek yalnızca cömertlik olmaktan çıkıp suçluluğu hafifletmenin bir yolu hâline gelebilir. Kendimize ayırdığımızda huzursuz olurken başkasına verdiğimizde rahatlıyorsak, paranın arkasındaki duyguya da bakmak gerekebilir.
Para ile kendimizi kanıtlamaya çalışıyor olabiliriz
Bunun tam tersi de mümkündür. Gelir yükseldikçe yaşam standardı yükselir. Daha iyi ev, araba, kıyafet… Bunları istemekte tek başına bir problem yoktur. Fakat bazen satın aldıklarımız ihtiyaçlarımızdan çok “Bakın, başardım” cümlesinin karşılığına dönüşebilir.
Değerimizi sahip olduklarımızla ölçmeye başladığımızda daha çok kazanabiliriz ama daha özgür olmayabiliriz. Çünkü artık korumamız gereken daha pahalı bir yaşam standardımız vardır.
Ruhsal açıdan baktığımızda…
Bolluğu yalnızca çok para istemek ya da parayı hayatına çekmek şeklinde ele almak zorunda değiliz. Bolluk biraz da insanın kendisine verileni nasıl karşıladığıyla ilgilidir: Alabiliyor muyum? Koruyabiliyor muyum? Ölçülü kullanabiliyor muyum? Paylaşırken kendimi de gözetebiliyor muyum? Sahip olduklarım için şükrederken daha fazlasına sahip olmaktan suçluluk duymadan yaşayabiliyor muyum?
Kanaat ile kendimizi mahrum bırakmak arasındaki farkı bilmek; vermek kadar almayı da kabul edebilmek önemlidir. Verme ve alma arasındaki denge bozulduğunda para ile ilişkimiz de bundan etkilenebilir.
Belki de borca bakarken yalnızca borca bakmamalıyız
Elbette her borcun altında psikolojik bir sebep yoktur. Ekonomik şartlar, faizler, gelir yetersizliği, beklenmeyen masraflar, yanlış finansal kararlar ve plansız harcamalar da borca neden olabilir. Her maddi problemi bilinçaltına bağlamak doğru olmaz.
Ama gelirimiz yıllar içerisinde artmasına rağmen aynı döngü tekrar tekrar yaşanıyorsa finansal hesapların yanına bazı içsel sorular koymak faydalı olabilir.
Para benim için neyi temsil ediyor? Elimde para olduğunda rahatlıyor muyum, yoksa onu harcamak için bir neden mi buluyorum? Başkalarına hayır diyemediğim için kendi geleceğimden mi harcıyorum? Kendime ayırdığımda suçluluk duyuyor muyum? Ailemden daha rahat yaşamama içten içe izin veriyor muyum? Daha çok kazanarak gerçekten ihtiyaçlarımı mı karşılıyorum, yoksa değerimi mi kanıtlamaya çalışıyorum?
Para kazanmayı öğrendim. Peki sahip olmayı da öğrendim mi?
Çünkü bazen bolluk daha fazlasının gelmesiyle değil, gelmiş olanla sağlıklı bir ilişki kurabilmekle başlar.
Para hayatımızda kalabiliyor, ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyor, geleceğimiz için güven oluşturabiliyor ve paylaşırken bizi tüketmiyorsa belki de gerçek zenginliğe biraz daha yaklaşmışızdır.





Yorumlar