top of page

Belki de Kavga Etmiyordun, Sadece Ait Olmaya Çalışıyordun

meleknarinc
17 Eyl
3 dakikada okunur

Bazı farkındalıklar insanın hayatına sessizce gelmiyor. Bir olay oluyor, bir söz duyuyoruz ya da yıllardır bildiğimizi sandığımız bir gerçeğe başka bir yerden bakıyoruz. Ve bir anda geçmişte yaşadığımız pek çok şey sanki yeniden anlam kazanıyor.

Ben de yakın zamanda kendimle ilgili böyle bir şey fark ettim: Belki de hayatım boyunca verdiğim bazı mücadelelerin altında öfke değil, ait olma ihtiyacı vardı.

Haklı olmak mı, görülmek mi?

Bazen bir şeyi herkesten önce fark ederiz. Söyleriz. Anlatmaya çalışırız. Kimse duymaz. Hatta yalnızca duyulmamakla kalmayız; yanlış anlaşılır, suçlanır, dışlanırız. Aradan zaman geçer. Hayat, gördüğümüz şeyi kendi diliyle ortaya çıkarır.

İnsan böyle bir anda karşısındakinden yalnızca “Sen haklıymışsın” cümlesini bekliyor sanabilir. Oysa bazen beklediğimiz bundan çok daha derindir: “Seni yanlış anlamışız. Niyetini görememişiz. Sana haksızlık etmişiz.” Belki insan haklılığının kabul edilmesini değil, yaşadığı haksızlığın görülmesini bekliyordur.

Görülmemek insana kendisi hakkında ne öğretir?

Bir insan uzun süre duyulmadığında zamanla çok tehlikeli bir eşleşme yapabilir: “Sözümün değeri yoksa benim de değerim yok.” “O grubun içinde kendimi ait hissetmiyorsam demek ki istenmiyorum.” “Beni anlamıyorlarsa demek ki sevilmiyorum.” Oysa bunların hiçbiri birbirinin doğal sonucu değildir.

Birilerinin bizi anlayamaması, bizim anlaşılmaya değmez olduğumuzu göstermez. Birilerinin değerimizi görememesi, değerimizin olmadığı anlamına gelmez. Birilerinin bizi kendi dünyasında doğru yere koyamaması, dünyada bir yerimizin olmadığı anlamına hiç gelmez.

Bazı kavgaların altında öfke olmayabilir

“Beni dinle.” “Beni yanlış anlama.” “Benim söylediğim de önemli.” “Ben de buradayım.” “Beni dışarıda bırakma.” Bazen bunların hiçbirini açıkça söylemeyiz. Onların yerine tartışırız. Savunuruz. İspatlamaya çalışırız. Karşımızdakinin bizi anlaması için daha çok konuşuruz. Ve anlamadıkça daha çok anlatırız.

Belki de o an mücadele ettiğimiz konu, görünen konudan çok daha eskidir. Bugünkü tartışmanın içinde yıllar önce duyulmayan bir çocuk, anlaşılmayan bir genç ya da kendisine sürekli yanlış anlamlar yüklenmiş bir yetişkin konuşuyor olabilir. İnsan bazen karşısındaki kişiyi ikna etmeye çalıştığını düşünürken aslında içinden şöyle söylüyordur: “Ne olur bu kez beni görün.”

Peki ya sonunda görürlerse?

Bazen yıllarca anlatmaya çalıştığımız şey bir gün ortaya çıkar. Haklı olduğumuz anlaşılır. Ama beklediğimiz rahatlama gelmez. Çünkü mesele zaten hiçbir zaman yalnızca haklı olmak değildir. İnsan geçmişte yaşadığı yalnızlığın da görülmesini ister.

Ve karşısındaki bunu hâlâ göremiyorsa insan şunu fark edebilir: Ben hayatımı, birilerinin bir gün beni anlayacağı umuduyla geçiremeyeceğim. İşte belki asıl özgürlük burada başlıyor.

Herkesin seni anlamasını sağlamak senin görevin değil

Bir zaman sonra insanın kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Ben hâlâ neyin savaşını veriyorum? Haklı olduğumu kabul ettirmenin mi? Sevilmenin mi? Ait olmanın mı? Görülmenin mi? Değerimin anlaşılmasının mı? Ve daha önemlisi: Bunları bana vermeyen insanlardan almak için daha ne kadar mücadele edeceğim?

Bazı ilişkilerde yapılması gereken daha iyi anlatmak değildir. Daha fazla açıklamak değildir. Daha yüksek sesle konuşmak hiç değildir. Bazen yapılması gereken, kendimizi ispat etmeyi bırakmaktır. Bu, insanlardan vazgeçmek ya da sevmeyi bırakmak anlamına gelmez. Bazen yalnızca ilişkinin gerçeğini kabul etmektir.

Sınır bazen tam burada başlar

Sağlıklı sınır yalnızca “hayır” diyebilmek değildir. Bazen sınır: “Beni anlaman için artık kendimi parçalamayacağım” diyebilmektir. “Beni yanlış anlayabilirsin. Benimle aynı fikirde olmayabilirsin. Değerimi görmeyebilirsin. Ama bütün bunlar benim kendim hakkında ne düşüneceğimi artık belirlemeyecek.”

İşte insanın kendi merkezine dönmesi belki de tam burada başlar. Çünkü değerimizi sürekli başkalarının gözünden ölçtüğümüzde, anahtarımızı da onların eline vermiş oluruz.

Belki savaşman gerekmiyordur

Hayatımın bazı dönemlerine bugün başka bir gözle baktığımda kendime şu soruyu soruyorum: Ben gerçekten insanlarla mı mücadele ediyordum, yoksa ait olduğumu hissetmek için mi savaşıyordum? Bu sorunun cevabı kolay değil. Ama bazen bir sorunun kendisi bile insanın hayatında yeni bir kapı açıyor.

Birilerinin bizi görmediği yerde, kendimizi görünmez ilan etmek zorunda değiliz. Bizi anlamayanlar olabilir. Bizi yanlış değerlendirenler olabilir. Hatta en yakınımızdakiler bile zaman zaman kalbimizde olanı göremeyebilir. Ama onların göremediği şey yok olmaz. Değerimiz de öyle.

Belki olgunlaşmak, sonunda herkese kendimizi kabul ettirmek değildir. Belki olgunlaşmak, artık kabul edilmek için savaşmaya ihtiyaç duymadığımız yere varmaktır. Ve insan o savaşı bıraktığında kaybetmez. Belki de ilk kez kendi tarafına geçer.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page