top of page

Anneler Neden “Hayır” Diyemez? Kutsal Fedakârlık ve Kul Hakkı Arasındaki İnce Çizgi

meleknarinc
17 Eyl
4 dakikada okunur

“Anne olmak fedakârlıktır.” Bu cümleyi o kadar çok duyduk ki zamanla fedakârlıkla anneliği birbirinden ayıramaz hâle geldik.

Anne yemez, çocuğuna yedirir. Uyumaz, başında bekler. Yorulur ama belli etmez. Hastalanır ama kalkar. Üzülür ama çocukları üzülmesin diye susar. Kendi ihtiyacını erteler, çocuklarının ihtiyacını öne alır.

Ve bütün bunların içinde gerçekten çok kıymetli bir şey vardır: şefkat.

Fakat burada üzerinde düşünmemiz gereken ince bir çizgi var: Fedakârlık nerede sevgi olmaktan çıkıp insanın kendisine yaptığı haksızlığa dönüşür?


Anne neden “hayır” demekte bu kadar zorlanır?

Çünkü çoğumuz iyi anneliği “hep vermekle” öğrendik. Çocuğumuza ayırdığımız zaman arttıkça, kendi ihtiyaçlarımızdan vazgeçtikçe, daha çok yoruldukça sanki daha iyi bir anne olduğumuzu düşündük.

Bazen dinlenmek istediğimizde bile suçluluk duyduk. “Çocuklar varken ben nasıl dinlenirim?” Kendimize bir şey almak istediğimizde düşündük: “Onların ihtiyacı varken ben kendime bunu nasıl alırım?” Yalnız kalmak istediğimizde: “Bir anne çocuklarından uzak kalmak ister mi?”

Bir şeye gücümüz yetmediğinde ise “Hayır, bugün yapamayacağım.” demek yerine biraz daha zorladık kendimizi. Çünkü içimizde görünmeyen bir denklem oluştu: Ne kadar çok vazgeçersem, o kadar iyi anneyim. Peki gerçekten öyle mi?


Allah bizden kendimizi tüketmemizi mi istiyor?

İnancımız bize yalnızca başkalarının hakkını öğretmez. Bize emanet kavramını da öğretir. Bedenimiz bize emanettir. Ömrümüz emanettir. Sağlığımız emanettir. Vaktimiz, gücümüz, ruhumuz, bize verilen imkânlar emanettir.

Ve insan yalnızca başkalarına karşı değil, kendisine verilmiş bu emanete karşı da sorumludur. Peygamber Efendimizin (sav) bize hatırlattığı çok temel bir ölçü vardır: “Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır.”

Kul hakkını çoğunlukla yalnızca bir başkasının hakkını yemek olarak düşünüyoruz. Oysa insanın kendisine karşı sorumluluğunu da görmezden gelmemesi gerekir. Kendini sürekli ihmal etmek, bedeninin uyarılarını duymamak, dinlenmeye hakkı olmadığını düşünmek, yıllarca kendi ihtiyaçlarını yok saymak fedakârlığın kaçınılmaz şartı değildir.

Belki de bazen kendimize şunu sormamız gerekiyor: Allah’ın bana emanet ettiği bu bedene, bu ruha, bu ömre ben nasıl davranıyorum?


Annenin şefkati bize neyi hatırlatır?

Bir anne düşünün. Çocuğu yürümeyi öğrenirken defalarca düşüyor. Anne her düştüğünde ona kızmıyor. Elini uzatıyor. Çocuk gece korkuyla uyandığında “Daha dün seni sakinleştirdim.” demiyor. Sarılıyor.

Çocuk hata yaptığında anne üzülse, kızsa hatta bazen ne yapacağını bilemese bile içindeki merhamet çoğu zaman onu yeniden çocuğuna götürüyor. Çünkü anne, çocuğunun yalnızca yaptığı hatayı görmüyor. Çocuğunu görüyor.

İşte anne kalbine konulan bu merhamet bana çok daha büyük bir merhameti hatırlatıyor: Allah’ın kullarına olan rahmetini.

Elbette bir annenin sevgisini Allah’ın sevgisiyle eşitleyemeyiz. Allah’ın rahmeti insanın merhametiyle ölçülemeyecek kadar büyüktür. Ama belki anne kalbine yerleştirilen o şefkat, bize ilahî rahmeti anlamamız için verilmiş küçük bir işarettir.

Bir anne çocuğunun düşmesine dayanamıyorsa, onun ağlamasıyla içi sızlıyorsa, hatasına rağmen ondan vazgeçemiyorsa bir düşünün: Bize o merhamet duygusunu veren Allah’ın kullarına olan rahmeti ne kadar büyüktür?

Bazen Allah’la ilişkimizi yalnızca hata, günah, eksiklik, ceza ve korku üzerinden kuruyoruz. Oysa O, Rahmân’dır. O, Rahîm’dir. Düştüğümüzde yeniden doğrulabilmemiz için kapısını açık tutan, ümidimizi kesmememizi isteyen Rabbimizdir.

Belki annelik bize yalnızca çocuklarımızı nasıl seveceğimizi değil, Allah tarafından ne kadar büyük bir rahmetle kuşatıldığımızı da hatırlatmalıdır.


Peki neden aynı merhameti kendimize göstermiyoruz?

Bir anne çocuğu yorulduğunda “Biraz dinlen.” diyor. Ama kendisi yorulduğunda “Devam et.” Çocuğu hata yaptığında “Olabilir.” diyor. Kendisi hata yaptığında günlerce kendini suçlayabiliyor.

Çocuğuna “Sen değerlisin.” diyor. Ama kendi değerini yaptığı işlerle, yetiştirdikleriyle, ailesine verdikleriyle ölçüyor. Çocuğunun sınırlarını korumaya çalışıyor ama kendi sınırlarını koruduğunda kendisini bencil hissediyor. Burada bir çelişki yok mu? Kendimize göstermediğimiz merhameti çocuklarımıza nasıl öğreteceğiz?


“Hayır” demek sevgisizlik değildir

Bir anne çocuğuna her istediğini verdiğinde iyi anne olmaz. Bazen “hayır” da sevgidir. “Bugün çok yorgunum, bunu yarın yapabiliriz.” “Bunu sen yapabilecek yaştasın.” “Şu anda biraz dinlenmeye ihtiyacım var.” “Senin için bunu yapmak istemiyorum çünkü kendi sorumluluğunu öğrenmeni istiyorum.”

Bu cümleler bir annenin sevgisini azaltmaz. Tam tersine çocuğa çok önemli bir şey öğretir: Karşımdaki insanın da sınırları, ihtiyaçları ve hakları var.

Çocuk annesinin sürekli kendisini feda ettiğini görürse sevgiyi fedakârlıkla, hatta bazen kendini yok saymakla eşleştirebilir. Ama annesinin hem sevdiğini hem sınır koyduğunu görürse başka bir ilişki biçimi öğrenir: Birini sevebilirim ve kendimi de koruyabilirim. Birine yardım edebilirim ve gerektiğinde hayır diyebilirim. Sevgi, bir insanın diğerinin içinde kaybolması değildir.


Çünkü çocuklarımız bizi dinlemekten çok bizi izliyor

Kızımıza “Kendine değer ver.” deyip kendimizi sürekli sona koyuyorsak, oğlumuza “İnsanların sınırlarına saygı göster.” deyip evin içinde annenin sınırlarının olmadığını gösteriyorsak çocuk hangi mesajı öğrenecek? Söylediğimizi mi, yaşadığımızı mı?

Çocuklarımız için yapabileceğimiz en büyük iyiliklerden biri belki de onların karşısında kusursuz bir anne olmaya çalışmak değil, kendisine de adaletle davranan bir insan olabilmektir.

Çünkü annelik kendini silmek değildir. Annelik kendinden vazgeçmek değildir. Annelik Allah’ın sana emanet ettiği bir başka kula sevgiyle, şefkatle ve sorumlulukla eşlik etmektir. Ama o evde sana emanet edilmiş bir kul daha vardır:


Sen belki bugün kendine başka bir yerden bakmalısın

Çocuklarına gösterdiğin sabrı düşün. Hastalandıklarında nasıl başlarında beklediğini, üzüldüklerinde onları nasıl teselli ettiğini, düştüklerinde ellerinden nasıl tuttuğunu, hata yaptıklarında bazen kızsan bile kalbinin nasıl yeniden onlara döndüğünü… Şimdi kendine sor: Ben neden kendime bu kadar sert davranıyorum?

Ve sonra bir şeyi daha hatırla: Senin çocuğuna duyduğun o büyük sevginin kaynağını yaratan da Allah. Kalbine merhameti koyan da O. Sen çocuğunun iyiliğini bu kadar isterken, sana bu kalbi veren Rabbinin rahmetinden neden ümidini kesesin?

Belki kendimize şefkat göstermek, her istediğimizi yapmak değildir. Belki kendimize şefkat göstermek, Allah’ın bize verdiği emanete güzel davranmaktır. Dinlenmek gerektiğinde dinlenmek. Yardım istemek. Her şeyi tek başına yapmak zorunda olmadığını kabul etmek. Bazen “hayır” diyebilmek. Ve çocuklarımızı severken kendimizi de yok etmemek.

Çünkü iyi anne olmak için tükenmek zorunda değiliz. Çocuklarımızın ihtiyacı kendisini onlar uğruna yok etmiş bir anneden çok, sevgisini verirken kendi varlığını da koruyabilen bir annedir.

Çocuğuma şefkat göstermek anneliğimin bir parçasıysa, Allah’ın bana emanet ettiği kendime şefkat göstermek de sorumluluğumun bir parçasıdır.

Sen de bir kulsun. Sen de emanetsin. Senin bedeninin de hakkı var. Senin ruhunun da dinlenmeye ihtiyacı var. Senin sınırlarının da korunmaya hakkı var.

Ve en önemlisi: Çocuğunu bütün kusurlarıyla bağrına basan sen, Allah’ın rahmetinin kendi merhametinden çok daha büyük olduğunu unutma. Belki bugün yalnızca çocuğuna değil, kendine de biraz merhamet etme günüdür.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page